İnsanlar ve Aitlik İhtiyaçları
- Duru Altınok
- 2 hours ago
- 3 min read

Bu yazı aslında son birkaç yıldır kafamda dönüp duran, kurduğum ve sonra kaybettiğim ilişkilerden sonra sormaya başladığım bir sorudan çıktı.
Gerçekten herkes için birisi var mıdır yoksa bu insanların yalnızlık korkusunu gidermek için çıkardıkları bir şey midir?
Ben küçüklükten beri yaşıtlarımla konuşmaktan çekinmiş ve arkadaş edinmeyi zor bulmuşumdur. Bu belki benimle alakalı bir sorundu ancak böyle olmam şu anki hayatımı ve düşüncelerimi şekillendirdi. Bana bu konuyla alakalı hep, “Senin için de birisi vardır; anlaşabileceğin, konuşabileceğin.” gibi söylemlerde bulunulurdu ki uzun bir süre de buna inandım ancak biraz yaş aldıkça başka bir açıyla bakmaya başladım.
Bu söylediğim çekinme ve arkadaşlıklarda zorlanma azaldı tabiki ama doğal olarak hala izlerini taşıyorum, sonuçta insanlar yaşadığı ve hissettiği şeylerin toplamıdır değil mi? Ben de bir istisna değilim.
Bunları söyemişken şunu da söylemek isterim hayatıma giren her arkadaşımın bana olan etkisi ve bana kattıkları şeyler beni şu anki olduğum insan yaptı ve onların hakkını yemek istemem. İki şeyin aynı anda varolabileceğini düşünüyorum ve son zamanlarda bir düşünce ayrımına geliyorum, bu söylediğim arkadaşlıklarım o zaman gerçekten uyuştuğumuz için mi oluştu yoksa bu yaşımıza kadar beraber büyüdüğümüz ve arkadaşlığımız da bu süreçte şekillendiği için mi?
Şimdi diyeceksiniz ki zaten arkadaşlıklar böyle olmalıdır, Duru. Evet bir noktaya kadar haklısınız, ne kadar büyüyüp şekillenseniz bile uyuşmayan arkadaşlıkların veya daha sonradan uyuşmadığınızı fark ettiğiniz arkadaşlıkların ömrü doluyor. Benim takıldığım yer tam olarak burası; bizim için gerçekten birileri var mı yoksa biz mi bu aitliği yaratıyoruz?
Bu soruyu sorma nedenim son birkaç senede çok yakın bir arkadaşım olduğunu düşündüğüm insanlarla yollarımı ayırmamdı. Bir insanın hayatında kayıptan daha iyi bir öğretmen var mıdır bilemiyorum. Hayatımda artık olmayan insanlar kategorisi hem ilkokuldan tanıdığım, bildiğim beraber büyüdüğüm insanları hem de sonradan tanışıp beni öyle kabul eden insanları içeriyordu. Yani bu konunun iki ucunu da görerek bu soruları sormaya başladım.
Bu ayrılıkların sonunda aklıma şu düştü, insanlar neden kendilerini ilişkilere ait hissetmek istiyor? Neden bir parçası olmak değil de ait olmak? En azından ben neden bunu böyle hissediyordum?
Sonra fark ettim ki ait olmak biraz kaybolmak gibi, parçası olmak ise hâlâ kendin kalabildiğin bir yerde durmak gibi geliyor bana. Kendimdeki kavramları oturttuktan sonra konuyu sadece bire bir ilişkilerle açıklayamayacağımı fark ettim, biraz daha genişten bakmam gerekti.
Sonra biraz gözlemledim, hem kendimi hem de arkadaşlarımın hayatlarını. Şuna vardım; son dönemlerdeki sosyal medyadaki büyüme, toplumun ayrışması ve bir sürü başka nedenlerden dolayı kimsenin hiçbir yere kendini ait hissedememesi bu sorunun temelini oluşturuyor.
Bunun sonucunda ise bir topluluğa ait hissedemediğimiz her noktada kendimizi başka bir bireye ait hissetme ihtiyacı hissediyoruz. Toplu arkadaş gruplarının bireyselleşmesi ve bazı insanların kişiliklerine ters olsa bile ben merkezcil gibi davranması gibi sık görülen davranışlar da bence bu sorunu büyütüyor ve zorlaştırıyor.
Bu saydığım sorunların hepsine ek olarak sosyal medyada konuşulan “sınırlar” kavramı ve ucu bucağı gelmeyen denetimsiz kişisel gelişim videoları da bence bizi çok etkiliyor. Zaten bir sorunun içinde aşırı sosyal medya kullanımı olmazsa olur mu?
Bir de sosyal medyanın hayatımızdaki başka bir etkisi olarak gelen kendimizi herkese beğendirme isteği, saçma güzellik ve estetik standartları ve bunlara uyulmadığında gelen yargılanma hissiyatı toplumumuzdaki insanların çoğunun gerçek kişiliklerini ve samimiyetlerini saklama ihtiyacı duymasına neden oluyor gibi geliyor.
Sonucunda ise kimse kişiliğini kendine ait hissetmiyor. Bakın yine sıfır noktasına döndük, aidiyet.
Bu kadar kelime sarf ettin, ne demek istiyorsun diye sorarsanız şunu söylemek istiyorum; kendimizi bir yere ait hissedebilmek için özgünlüğümüzü, rengimizi kaybediyoruz ve bu özgünlüğü başkalarında arıyoruz.
Peki gerçekten bu özgünlüğü başkalarında bulabilir miyiz? Bence aslında kimseye ait olamayız, başka birinin hayatlarının parçası olabiliriz, yaşadıklarımız ve hissettiklerimizle bir şeyler öğretebilir veya öğrenebiliriz ama kimseye ait olamayız.
Bu noktada unutmamak gerekir ki kimse hiçbir yere ait değildir, insanlar adaptasyon yeteneği çok yüksek canlılardır, bulundukları yeri kendilerine göre ve kendilerini bulundukları yere göre düzenlerler. Doğası gereği her geçtiği yere kendi izlerini bırakır. Aidiyeti kendisi yaratır isterse de bozar. Yaş alır, önceki yaşındaki özelliklerinden vazgeçer veya geliştirir. Yani yaşamını bir yere, birine, bir şeye bağlı kalarak geçiremez.
Çok basit bir örnek olarak aile evini verebilirim, belki bazılarımız hiç ait hisseetmedi ancak hissedenler bile bir noktada ayrılıp kendilerine ait bir ev kurmak zorunda kaldılar.
Siz de düşünün; hayatta bu noktaya bu yazıya gelene kadar neleri değiştirdiniz, nelerden vazgeçtiniz? Aynı kalabildiniz mi yoksa hep bir değişim içinde miydiniz?
Çok uzun lafın kısası benim naçizane görüşüme göre aitlik ihtiyacı gerçekten vardır ancak yanlış anlaşılmıştır. Başkalarında değil insanın kendi içinde aranmalıdır, ve belki de sorulması gereken asıl soru şudur: Kime ait olduğumuz değil, kendimize ne kadar ait kalabildiğimizdir.
Okuduğunuz için teşekkür ederim. Yorumlara ve geri bildirimlere açığım.
Comments